Tamamen yaşanmış olaylardan uyarlanmıştır.
O dönemleri sorduğunda herkes bir şeyler söyler. Bizim derdimiz ise sadece okumaktı, fikir olarak özgürce okumak. Her köşe onlarındı, zihinlerimize bile sızmaya, bizi Kızıl Yıldız’ın, Orak Çekiç’in kölesi yapmaya çalıştılar. Karşı çıktığımızda bize “emperyalizmin uşakları” dediler, hâlbuki biz sadece Anadolu’nun şehirlerinden gelmiş adamlardık. Sadece özgür olarak okumak ve yaşamak istiyorduk.
- 80 öncesi döneminin önde gelen ülkücülerinden aktarılan anonim bir söz
Mevsim kıştı. Çok iyi hatırlıyorum, her sabah Erkek Teknik’in -yani okumaya çalıştığımız okulun- bahçesinde 20-30 kişilik ülkücü grubu olarak toplanır, okulun hakimiyeti için artık rutinleşmiş olan bir kavgayı beklerdik: solcu grubu ile yaşanacak olan taşlaşmayı. Biz kendimize “ülkücü”, onlara “komünist” demeyi severdik; onlar ise kendilerine “devrimci” bize “faşist” demeyi yeğlerlerdi. Öyle zannedildiği gibi kalabalık değildik, her sınıfta 3-4 ülkücü ancak vardı, kalanların çoğu solcu idi. Zaten Teknik Öğretmen’deki ülkücü hareketin başlamasının asıl sebebi de solculardı, 1970’li yılların başında okuldaki az sayıda ülkücüden biri olan Dursun’u Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun yurdunda yakalayıp öldürmüşlerdi. Bundan sonra ülkücü hareket olarak büyümüş, okulda azınlık durumunda olmamıza rağmen okulun hâkimiyetinde söz sahibi konuma gelmiştik. İşte tam da o günlerde, 1975 yılının sonunda solcuların çıkardığı bir olay sonucunda Yunus isimli arkadaşımız okul içerisinde tabancayla vurularak öldürülmüş, saflar iyice keskinleşmişti. Okulun hakimiyetinde tek söz sahibi olabilmek için her sabah gelirler, biz de her sabah onlardan önce gelip beklerdik. Size belki garip geliyor olabilir; ancak durum gerçekten böyleydi. Bir savaş vardı, cephe cephe kazanılıp kaybediliyordu; her siper çok önemliydi, binbir zorlukla kazanılırdı, elinizdekiler size öncekilerin emanetiydi, kurtarılmış bölgeler asla geri kaybedilmemeliydi.
O sabah yine 20-30 kişi erkenden kalkmış okulun bahçesine sızmıştık. Yol boyunca alabildiğimiz taşları yanımıza almıştık, bunların yetmeyeceğini bildiğimizden okul bahçesinde taş toplamaya devam ediyorduk; ancak bir problem vardı, toprak donmuştu. Yanımdaki arkadaşlardan Mustafa bir ıslık çalarak doğruldu ve sıkıntılı gözlerle bana baktı:
- Ulan Osman, canına yandığımın memleketini görüyon mu? Bizim oralarda topraktan can fışkırır, burada toprak ölü taşını bile bize vermiyo!
Yerinden çıkmamakta ısrarla direnen büyükçe bir taşı zorlamaktan vazgeçerek ben de doğruldum, İtfaiye Meydanı’ndan aldığım ikinci el asker botlarıyla taşı uçlarından hafifçe tekmeleyerek Mustafa’ya doğru döndüm, taş yerinden oynayınca ellerimi yine İtfaiye Meydanı’ndan aldığım ikinci el askeri parkanın ceplerine soktum ve sırıttım:
- Gardaşım Çukurova’nın sarı sıcağına alıştın, Ankara’nın soğuğunda böyle tavuk cücüğü gibi büzüşürsün işte.
Mustafa cevabı üflediği sigara dumanının arkasından, kısık gözlerinin arasından savurdu:
- Heh, hadi ulan oradan, bana ekelik etme, dişlerinin takırtısı buradan duyuluyo be.
O ara başka büyükçe bir taşı tekmelemekte olan Deniz bir yandan da elindeki simitin son parçalarını kemiriyordu, kafasını kaldırıp bize baktı ve dişlerinin arasından:
- Lan babam tüccardan şu pamuk parasını alabilseydi en azından doğru düzgün bir yemek yerdik be.
Dedi ve hemen cevabı yapıştırdım; “Hadi ulan, Çukurova’da pamuk tarlası olanın burada ne işi var!” Deniz ters ters baktı ve kafasını sallayarak taşına okkalı bir tekme savurdu. Hiçbirimizin elinde eldiven olmadığından ellerimizi uzun süreli olarak dışarıda tutamazdık, bir süre sonra mecburen ellerimizi ceplerimize sokup taşları tekmeler, yerinden çıkan taşları ceplerimize koyardık. O sıra Ordulu İbrahim, Bursalı Yusuf ve İstanbullu Tayfun ile hararetli bir şekilde konuşmakta olan Fatih başkan saatine baktı ve tedirgin bir şekilde etrafında göz gezdirdi. Uzun boylu, zayıf bir adamdı; Adanalıydı.
- Arkadaşlar, fazla zamanımız kalmadı, komünist kardeşlerimiz az sonra gelecekler; aman hazır olalım, zira bilirsiniz onlar bizim gibi fakirleri çok severler.
Bir kahkaha dalgası yankılandı. Yusuf ve İbrahim yanlarında Fatih ile bize yaklaşmaya başladılar, işte o anda biri bağırdı:
“Geliyorlar!”
Solcular her sabah Gazi Eğitim ile Teknik Öğretmen arasındaki yüksek parmaklıklı koridora benzeyen yoldan epey büyükçe sayıya sahip bir grup olarak gelirlerdi. Zaten geç gelmelerinin sebebi de toplanmayı beklemeleri, kalabalık olmadıkça hareket etmeye pek heves etmemeleriydi. Her sabah gelirlerdi, karşılıklı olarak taşlaşırdık ve geri dönerlerdi; ancak bugünkü gelişleri her gün gerçekleşen bu sözsüz anlaşmayı bozar gibiydi. Hepsinin gözlerinden hırs ve öfke okunuyordu. Üzerimize karabasan gibi çöktüler…
Fatih “arkadaşlar dağılmayın!” diye bağırıyor, yanındaki –o anda kim olduğunu çıkaramadığım- iki kişiyle birlikte tekrar grubu etrafında toplamaya çalışıyordu. Ağzındaki sigarası düşmüş ve kendini hemen toparlayıp solcuları taşlamaya başlamış olan Mustafa’yı kolundan şiddetle çekiştirip bağırdım; “Oğlum, Fatih’in yanına, çabuk, tekrar gruplaşmamız lazım, bunların gözü dönmüş lan!” Mustafa keyifle sırıtarak taşı sıkı sıkı tuttuğu yumruğuna havada bir daire çizdirdi, daire sona erer ermez taşı fırlattı ve arkasını dönüp Fatih’in yanına doğru koşmaya başladı. Ben de tam onu takip edecekken, birilerinin en ağza alınmayacak küfürlerle bağırdığını duydum. Bir dakika, bu ses tanıdıktı! Bir an donakaldıktan sonra bir küfür de ben savurup döndüm. Daha ne olduğunu görmeden olayı anlamıştım: Deniz yine çıldırmıştı. Aşırı sinirlenince gözü döner, yüzü kıpkırmızı olur, büyük bir solcu grubunun içine tek başına dalabilecek çılgınlığa erişirdi. Solcu grup zaten üstümüze taş yağdırarak yaklaşmış, bir kısmı kapıları bile geçmişti. İçerdeydiler! Deniz ile aralarındaki mesafe sadece 40-50 metreydi. Deniz bağırıyor, küfrediyor, ceplerindeki tüm taşları yaklaşanların üzerine boşaltıyordu. Hiçbir şey düşünemeden hayatımda yaptığım en hızlı koşuya başladım. Böyle durumlarda hiçbir şey düşünemezsiniz. Tüm hayatınız anlamsızlaşır ve tek hedefe kilitlenirsiniz. Benim hedefim de Deniz’i o karmaşadan çekip çıkarmaktı. Koştum, koştum, koştum... Deniz’i kolundan yakaladım, solcular artık taşlamayı bırakmış sadece yakalayıp linç etmek amacıyla bize doğru koşuyorlardı. Eğer yakalanırsak oradan canlı çıkamazdık. İnsanüstü bir güçle –halen sürekli küfretmekte ve atacak taşı olmadığı için çırpınıp yumruklarını sallamakta olan- Deniz’i sürükleyerek zorla tekrar toparlanmış olan grubumuzun içine çektim. Ciğerlerim körük gibi çalışıyordu.
| Yazının devamını okumak için sayfa seçiniz: 1 2 |